‘Allah-u Akhbar! Allah kafirlere Ebabilleri gönderdi!’… çığlığıyla yankılandı Kahire’deki çalışma odamın sessiz duvarları. Yine ayni sevinçli tonuyla ‘Hanım CNN’i aç!’ diye sürdüren Mısır’lı uşak, işinin başına geri dönmeden önce ise, caddelerden yükselen bayram havası nağmelerini içeri aktarabilmesi niyetiyle konak penceresini araladı.

 

O gün, 11 Eylul 2001’de New York’taki World Trade Center’in hedef alındığı terör saldırılarını, barışçıl herkes gibi, üzüntü içerisinde izledim. Vurgulama itibarıyla, işine derhal son verdiğim Arap uşağın cehaleti, İslam dininin ismini kötüye kullanarak ‘insaniyet kavramına’ tezat düşen bütün terör örgütleri ile örgüt destekçilerinin bakış açısını yansıtmaktadır aslında. Tıpkı, 11 Eylül’de 2996 masumun hayatına kıyan, 6000 kişiyi yaralayan ve Amerika’yı 10 Milyar Dolarlık ekonomik zarara uğratan al-Qaeda (Kaide) terör örgütünün, hiçbir huzur kavramıyla bağdaştırılamayacak ayni etkinliği gibi.

 

Olay üzerinden geçen yıllara rağmen 11 Eylül mağdurları, Sudi Arabistan’ı israrla ‘al-Qaeda terör örgütüne finans desteği sağlayışı ve World Trade Center’a yapılan saldırı akabinde Osama Bin Laden’e sığınak imkanı yaratışı konusunda’ suçlamaktadır. Öne sürülen iddialara ilaveten, 1980’lerde Afgan mücahidi olarak faaliyet göstermiş Bin Laden, ABD hükümeti ile CIA tarafından, Pakistan’ın ISI istihbarat ajansına gönderilen finans imkanlarından yararlanmıştır. Bugün ayni görüşleri destekleyen, Birleşik Krallık (United Kingdom-UK) 1997-2001 dönemi Dışişleri Sekreteri Robin Cook, ‘Bin Laden ve grubunun, 80’li yıllarda Afganistan’da Rus yayılmacılığını durduracak bir İslami Cihad anlayışı aşılayabilmesi için, CIA tarafından silahlandırıldığını ve Sudi’ler tarafından da parasal alanda desteklendiğini’ öne sürmektedir. 

 

Değil sadece al- Qaeda faaliyetlerinden etkilenenler, aslında ABD kamuoyunun büyük çoğunluğu ve UK ile AB üyesi ülke vatandaşlarının neredeyse tamamı, Sudi Arabistan ile diğer Arap ülkelerini, batıya yönelik gerçekleştirilen terör saldırıları ve camilerde asılanan radikal düşüncelerle alakalı bulmaktadır. Tıpkı, Riyadh’ta kısa süre evvel, UK Büyükelçisi olarak görev yapmış Sir William Patey’in iddia ettiği gibi: ‘Sudi Arabistan, UK ile Avrupa’da faaliyet gösteren ve bu topraklarda terörizme yol açacak bölücülük fikirleri aşılayan radikal camilere finans desteği sağlamaktadır. Sudi Arabistan terörizmi doğrudan doğruya değil ama, terörizme sebep olan radikal düşünceleri desteklemektedir’.

 

İfade edildiği üzere, Sudi Arabistan 1975’ten bu yana her yıl, ‘ABD, UK ve diğer Avrupa ülkelerinde İslami eğitim ve faaliyetlerin sağlandığı kursalar için 3 Milyar Dolar civarında yatırım yapmıştır. İlaveten, Sudi Arabistan’daki İslamic University of Medina, öğrenci kontenjanının yüzde 85’ini yabancı öğrencilere ayırırken, sağladığı Salafi kökenli eğitimiyle, özellikle UK’a yönelik her sene, zihinleri yepyeni bir dini anlayışla şekillendirilmiş mezunlarını göndermektedir. Hatırlanacağı gibi, bir süre evvel Mekke’deki kutsal cami al-Masjid al-Ḥarām’da imamlık görevi yürütmüş olan Sheikh Aadel Al-Kalbani bile konuyla alakalı açıklama yaparak, ‘Terör örgütü ISIS’in(DAEŞ), Salafi inancının radikal yapılaşmasından kaynaklanan sonucu itibarıyla oluştuğunu ve sözü edilen ideolojinin UK’da hızla yerleşip yayıldığını’ belirtmiştir. Diğer taraftan, UK Müslüman Organizasyonu’nun 2015 istatistiğine dayanarak, ülke genelinde yayılmış 1200 civarında cami ile mescit mevcudiyetini duyurması ve bu orana dahil, Londra’da resmi faaliyet gösteren 426 camide 683 bin Müslümanın ibadet ettiğini vurgulaması, konun hassasiyet derecesine işaret eden bir gösterge olarak sayılabilir. (Tüm bu saptamalar değerlendirirken, ibadetlerini dinin barışçıl özüyle yerine getiren masum Müslümanlar; ve yıkıcı spekülasyonlar dolayısıyla, bu insancıl masumların içerisine düşürüldüğü mağduriyet durumu da asla unutulmamalıdır).

 

Gelişmeler üzerine UK Başbakanı Theresa May, ‘UK’daki terörist saldırılarının İslami ideolojilerden kaynaklanarak düzenlendiğini’ ifade ettiği halde, ne yazık ki, ülkedeki demokratik anlayışın, dinin adını kötüye kullanan bölücüler tarafından suistimal edilişini tamamen engelleyememiştir.

 

Yakın geçmişten örnek alarak, UK’in konuyla alakalı yaptığı en büyük ‘insan hakları anlayışı’ hatasını, değil sadece Irak’a demokrasi getirme(!) savaşında, hatta imam Abu Hamza örneğinde bile görebilmek mümkündür. 1979’da UK’a öğrenci vizesiyle giriş yapmış Mısır’lı Abu Hamza al-Masri, İngiltere’yi ‘Herkesin, istediği her şeyi yapabileceği bir cennet’ olarak tanımlamıştır. Yılların getirdiği radikal düşüncelerle, vaazlarında terörizm faaliyetlerini cesaretlendirmeye başlayan Abu Hamza, 1997’de Londra’daki Finsbury Park Camisi’nin imamlığı görevini üstlenmiştir. Camideki imamlığı süresince ‘İslami Sharia Kanunu Destekçileri Grubunu’ kuran Abu-Hamza, Birleşik Krallık ve Avrupa’da yıllarca sürecek bir ‘islami cihad anlayışı ve Müslüman olmayanlara karşı yoğunlaştırılmış nefret kampanyası başlatmıştır.’ (Üstelik, polis gözetimi altında!). Sekiz yıllık bir mücadele sonrasında, UK hükümeti nihayet 2012’de, radikal imami terörizm suçlarından dolayı yargılanması sebebiyle ABD’ne sürmüştür. Mahkeme süreçleri akabinde suçlu bulunan Abu Hamza, 2015’te ABD’de, omur boyu hapis cezasına çarptırılmıştır.

 

Anlaşılacağı üzere, bahsi edilen çağdaş ülkelerin, istismara imkan sağlayan dikkatsizlikleri, masum çoğunluğa zarar getirdiği gibi, kontrolsüzce büyüyecek bölücülük faaliyetlerine de ideal bir zemin hazırlamaktadır. Hatta yine ayni modern ülkeler, Sudi Arabistan ya da diğer Arapları terörizm finansörlüğü ile bağdaştırmadan evvel, Ortadoğu topraklarındaki faaliyetlerini tekrar gözden geçirmelidir. Aksi halde, keskin sirke, küpüne zarar misali, ne Ebabil çığlıkları düşer cahillerin dillerinden, ne de Araplardan menfaat kapmak niyetiyle yürütülen ihtiyatsız politikaların yaratacağı terör durdurulabilir.