Yıllardır o kadar bilgi kirliliğine maruz kaldık ki bu konuda. Araplar bizi sattı mı satmadı mı? Düşünsenize, Galiçya cephesindeyiz. Almanlarla müttefikiz ve bir gece birdenbire çanlar çalmaya başlıyor. Bizimkiler merak içerisinde, ortaklarımız almanlar mutlu, sevinçli ve gururlu. Soruyorlar ne oldu,  nedir bu mutluluk diye. El cevap, İngiliz komutan Allenby Kudüs’ü Müslümanlardan kurtarmış ve Türkleri yenmiştir. Ve Kudüs asırlar sonra tekrar Müslümanların elinden alınarak Selahaddin Eyyubi’nin kemikleri sızlatılarak gayri Müslümlerin eline geçmiştir. Kafirlerden kurtulmuştur Kudüs artık ortaklarımızın gözüyle.

İşte ortağımız da olsa Alman ve Avusturya askerlerinin sevinci budur.

Demek ki küfür tek millettir hadisinin canlı açılımı bu olsa gerek. Ve biz onlardan olmadıkça ve onlara  benzemedikçe haçlının cihadı asla ve kat’a bitmeyecektir.

 

GELELİM FİLİSTİNE

Çok fazla yazmaya gerek yok Teodor Herzl’le  Cihan Padişahı Abdülhamit’in hikayesini yazmaya. Zira yeterince yazıldı, çizildi ve televizyondaki diziden dolayı herkes neyin ne olduğunu öğrendi nerdeyse.

Lakin 1948’e kadar yani İsrail devleti kurulana kadar ve burasının elimizden çıktığı 1916’dan sonra neler neler olduğuna.

Zaten belli bir Yahudi nüfus vardı burada ama İngiliz işgali ile zengin Yahudilerinden toprak alımı hızlandı. İşte püf nokta burada, bu Yahudiler bu toprakları kimden aldı, deniyor ki Lübnanlı aileler sattı ya Filistin’in önde gelen aileleri.

Düşünsenize Birinci Dünya Savaşı yılları ve Osmanlı yenilgiden dolayı buraları terk ediyor, hakim güç artık İngilizler ve Osmanlı artığı Arap ağalar, paşalar ve zabitler.

Üç kuruş etmeyecek çöl halindeki topraklarını fahiş fiyata ederinin on katı, yüz katı fiyata satan bu yönetici konumundaki Araplar, kim bilir Yahudi’yi nasıl kandırdık diye gerine gerine, alemine dalmışken kurnaz Yahudi’nin başına ne çoraplar öreceğinden bihaberdiler. Ve o çalkantılı yıllarda bizimkiler kapana kısıldığımız Anadolu’da daha hala iç isyanlarla uğraşıp yeni genç devletimizi güçlendirmeye çalışırken onlar debdebe içindeki hayatlarında çocuklarını da en güzel üniversitelerde Filistin’in dışında, çalkantısız ve İngiliz eğitim sistemine göre yetiştiriyorlardı. Gün geldi, kara göründü ama lakin artık elde toprak kalmamıştı. 1936 da bir isyana yeltenseler de artık Yahudi kuruluşları devlet olmasalar da tamamen organize olmuş de facto vaziyetteydiler.

İkinci nesil, yani iyi eğitim görmüş bu nesil şunu anladı, ne kadar iyi eğitim alırsan al, ne kadar paran olursa olsun vatanın olmayınca bunlar anlamsız olgulardı.

Yaser Arafat’a da bu açıdan bakabilirsiniz. 1929’da doğmuş, Mısır’da iyi bir eğitim almış sonra vatanı kurtarma peşine düşmüş. Her ne kadar FKÖ’nün mücadelesine saygı duysam da hem yanına ajan gibi sokulan Hristiyan bir kadınla evlenmesi hem de bir zamanlar kullandıkları kamplardan binlerce Türk teröristin yetişmesi ve en son PKK’ya, Mahsun Korkmaz Akademisi olarak devretmelerini de unutmamalıyız.

Hakeza, bugün FKÖ ve Hamas olarak İsrail oyunuyla ikiye bölünmüş Filistin davası liderleri de bir acayip ilişkiler içerisindedir. FKÖ, Avrupa’dan ve dünyanın her yerinden gelen paraların nereye gittiğini açıklayamayıp yolsuzluk yumağına boğulmuşken ve Hamas lideri Meşal’in Gazze’ye düşen bir bombadan binlerce can ölürken, şehir yıkılıp ablukadan nefes alamazken, Paris’te Roma’da Londara’da, Katar ve Kuveyt merkezli inşaat şirketi üzerinden kazandığı paralar, kurdukları finansal imparatorluklar ise takdirde şayandır. Yani Filistin’e hem Mahmud Abbas olsun hem Meşal olsun Filistin kurtuluşu ile alakalı her ne kadar fikir ayrılığına düşseler de dünyevi hazlarla para kazanmak noktasında aynı yolda ilerlemekte ve aralarında görüş ayrılığı bulunmamaktadır.

Tabi bu demek değil ki, biz Filistin davamızdan vazgeçelim, ama ne yazık ki lider konumunda olan bu insanlar ne yazık ki Filistin halkının şanssızlığıdır. Filistin halkı bu gibi yöneticilerden kurtulmadıkça mücadelesinde bir yere gelemez. Diğer dandik Arap ülkeleri ve devletçiklerinin tutumu da cabası. Bir taraflarında darbeci Sisi, bir tarafta vehhabi dinsizleri, bir tarafta Osmanlıyı arkadan vuran Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in yönettiği kukla Ürdün, diğer tarafta ise Müslümandan başka hiç kimseye kabadayılık yapamayan savaşamayan Şii İran. Balık baştan kokmuş yani.

Bir tek Türkiye’yle, Türkiye’nin çabalarıyla bir arpa boyu ilerlenemeyecek bir yol. İçimiz sızlıyor o çocukların feryatlarından, kan ağlıyor o kadınların haykırışlarından, utanıyoruz mescidi aksanın bize bakışından. Yerin dibine geçiyoruz Selahaddin Eyyubi’nin nazarından.

Ne Cumhurbaşkanımızın çıkışları ne Türkiye’nin hamiliği bu parçalı yapıdaki Filistin’i kurtarmaya yetmez. Ama bir nebzede olsa rahat bir nefes aldırabilir.

Aslında sorun Müslüman dünyasının içinde bulunduğu çok parçalı yapı, cehalet ve Allah zalimlerin başına bir felaket göndersin, onları yok etsin bizi kurtarsın aymazlığıdır.