Tarihi Özet

İngiliz kuvvetlerinin 29 Nisan 1916’da Kut’ül Ammare Kuşatması sonrasında Osmanlı Ordusu karşısında bozguna uğramasından tam 17 gün sonra 16 Mayıs 1916 tarihinde İngiltere ve Fransa arasında Osmanlı’nın Ortadoğu topraklarının paylaşılmasını öngören gizli bir antlaşma imzalandı.

1923 - 5 Eylül 1938 arası kullanılan Hatay Devleti Bayrağı

İttifak devletleri ile yapılan görüşmeler sırasında İskenderun bölgesi için “özel bir yönetim” kurulması ve Türkçe’nin resmi dil olarak kabul edilmesi sağlanmıştır ki, bu kazanım, İskenderun Sancağının bağımsızlığını kazanmasında ve gelecekte anavatana dâhil olmasında Türkiye açısından önemli bir kazanım olarak tarihe geçmiştir.

Başlarda Suriye devletinin kurulmasına kadar Halep’e bağlanan İskenderun Sancağının Suriye’den ayrılıp Fransa’ya doğrudan bağlı bir devlet olması fikri ortaya atılmışsa da,  gelen yoğun tepkileri dikkate alan Fransa, bu yöndeki teklifleri reddetmiştir.

Fransa, bir yandan bu tepkileri dikkate alırken, öte yandan sancağın Türkiye’ye katılması yönünde oluşan talepleri bastırmak için zaman zaman şiddete başvurmaktaydı.

Fransa’nın Suriye üzerindeki vesayet hakkını 1936 yılında Suriye’ye devretmesi ve bu ülkeye bağımsızlık vermesini İskenderun Sancağı için bir fırsata çevirmek isteyen Türkiye, İskenderun Sancağı üzerinde Fransa’nın devam eden haklarını Suriye’ye terk edecek olmasının yeni kargaşalar çıkartacağını ileri sürmüşse de, bu durum, Suriye ile Fransa arasında yapılan antlaşmada dikkate dahi alınmamıştır.

Bunun üzerine konuyu Milletler Cemiyeti’ne götüren Türkiye, Suriye ve Lübnan’a tanınan bağımsızlık hakkının Türk diyarı İskenderun Sancağına da tanınması gerektiğine dair Fransa’ya bir nota vermiştir.

Bunla da yetinmeyen Türkiye,  1936 yılında İskenderun Sancağı meselesine resmen müdahil olduğunu belirterek bu bölgenin adının “Hatay” olduğunu kararlılık bildiren cümlelerle uluslararası kamuoyuna duyurmuştur.

Fransa ile karşılıklı restleşme sonrasında Milletler Cemiyeti’ne taşınan bu meseleye çözüm geliştirildiği sıralarda mezkur bölgede halk arasında da ciddi tartışmalar ve çatışmalar yaşanmaya başlanmıştı.

Burada önemli bir hususa temas etmek isterim ki, her ne kadar bazı tarihi kayıtlarda bahse konu bu çatışmaların Araplar ve Türkler arasında geçtiği söyleniyorsa da, Hatay’ın anavatana katılışında bölgedeki Sünni Arapların gösterdiği büyük fedakarlıklar ve hayatta olan görgü tanıklarının anlatımları bu tezi yalanlamaktadır

O döneme şahit olan görgü tanıkları, bu çatışmaların Araplar ve Türkler arasında olmadığını, daha çok Fransız aşığı ve bağımsızlığı verilecek yeni Suriye rejiminin mezhepçi veya gayrı Müslim taraftarlarının tahriki sonucu çatışma ortamı oluşturulduğunu ve bunun acısını daha çok Anadolu tarafında olduğunu ilan eden Sünni Arap ve Türklerin çektiğini beyan etmektedirler.

1937 yılında bu soruna çözüm bulmak için tarafları bir araya getiren Milletler Cemiyeti, İskenderun Sancağının müstakil bir anayasaya sahip, resmi dili Türkçe olan, içişlerinde bağımsız ama dış işlerinde Suriye’ye bağlı yarı özerk bir yapıda olmasını ve isim olarak daha önce Türkiye tarafından ilan edilen Hatay isminin korunmasını taraflara kabul ettirmiştir.

Milletler Cemiyetinin bu uzlaştırışına rağmen birçok gerekliliğin yerine gelmemesi üzerine, Fransa Türkiye ilişkileri zaman zaman kopma noktasına gelmiştir.

En nihayetinde, 1938 yılında Fransız ve Türk askeri yetkililerin Antakya’da yaptıkları toplantı sonucunda imzalanan protokol ile bu sorun büyük ölçüde çözüme kavuşturulmuştur.

32 maddeden oluşan bu protokolde özet olarak Hatay’ın toprak bütünlüğü ve siyasi statüsünün Fransa ve Türkiye tarafından korunması amacıyla bölgeye her birinin eşit oranda askerî gönderilmesi sağlanmış ve yapılan milletvekili seçiminin ardından İskenderun Sancağı statüsü ve anayasası yürürlüğe girmiştir

24 Ağustos 1938’de Türk ve Fransız askerlerinin garantörlüğünde yapılan bu seçimi, 40 milletvekilliğinden 31’ini alan Türkler kazandı. Meclisin göreve başlamasının ardından Türk tarafının adayları Dr. Abdurrahman Melek Başbakan, Abdülgani Türkmen Meclis Başkanı, Tayfur Sökmen ise Cumhurbaşkanı seçildi.

Hükümetin kurulmasının ardından “Hatay Anayasası” kabul edildi ve devletin resmî adı “Hatay Devleti Cumhuriyeti” şeklinde belirlendi.

İlerleyen zamanlarda Hatay hükümetinin Türkiye’ye katılma arzusu dillendirilmeye başlandı.

Bu istek her ne kadar Türkiye tarafından hemen kabul gören bir istek olsa da, Milletler Cemiyetinin 1937 tarihli antlaşmasında Türkiye ile Fransa’nın ortak garantisi altında bulunan Hatay’ın bu talebi için öncelikle Fransa’nın ikna edilmesi gerekmekteydi.

II.Dünya savaşı öncesi oluşan zaruretlerden dolayı İngiltere’nin Fransa’ya yaptığı telkinler sonucunda Türkiye’nin arzuladığı çözüme razı olunmuştur.

Hatay Meclisi, devletlerarası uzlaşının ardından 29 Haziran 1939’daki son oturumunda Hatay’ın Türkiye’ye bağlanmasını oybirliği ile kabul etti.

Bu kararın 8 gün sonrası 7 Temmuz 1939’da Türkiye, Hatay ilini kurup resmileştirdi.

5 Eylül 1938 - 23 Haziran 1939 arası kullanılan Hatay Devleti Bayrağı

Bahsedilmeyen Gerçekler

Tarihi kayıtlarımızda Hatay’ın anavatana katılması ile ilgili yapılan çalışmalar ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır.

Şu bir gerçek ki, Hatay’ın anavatana katılmasında en büyük pay sahiplerinden birisi Mustafa Kemal Atatürk olmuştur. Her ne kadar bunun gerçekleştiğini hayatta iken görmek kendisine nasip olmamışsa da gerek hukuki, gerek siyasi tüm girişimleri başlatan veya kuvvetle destekleyen isim Mustafa Kemal olmuştur.

Pek tabi ki bu katılımı, sadece Atatürk’ün hukuki veya siyasi girişimleri ile sınırlandırmak veya tarihi başarıyı tek kişiye indirgeyerek arka planda olan biteni ve halkın gönülden verdiği desteği görmemek te doğru değildir.

Halkın gönüllü desteğini anlayabilmek için, Hatay’ın demografik yapısını bilmek ve o zaman yapılan tartışmaları gün yüzüne çıkartmakta fayda vardır.

Oldukça zengin bir demografik yapıya sahip olan Hatay, anavatana katıldığı dönemde  % 60-65 oranında Arap, %30-35 oranında Türk, % 5-10 civarında da Çerkez, Ermeni ve kalan diğer unsurlardan müteşekkil etnik bir yapıya sahipti

Dini ve Mezhepsel çeşitliliğe de sahip olan Hatay’ın yaklaşık %75’lik kısmını Sünni Müslüman Türk ve Arap kesim oluştururken, kalan %25’lik kısım Nusayri-Alevi Araplar, Hristiyan Arap ve Ermeniler ile az da olsa Yahudilerden oluşmaktaydı.

Toplam Arap nüfusun yaklaşık %65’i (genel nüfusun %40-45’ı) Sünni Müslüman Araplardan, kalanı ise Nusayri-Alevi ile Hristiyan Araplardan oluşmaktaydı.

Aynı dönemde komşu Halep’teki etnik dağılım Hatay’a oranlan tam tersineydi. Halep’te % 60-65’ini Türkmen yaşarken kalan diğer kısmını Araplar oluşturuyordu.

İşin aslında bu demografik çeşitlilik sadece Hatay ve Halep’le sınırlı değildi.

Batının İslam coğrafyasını etnik ve dini/mezhepsel farklılıklar yoluyla parçalayacağını önceden öngören cennet mekân Sultan Abdülhamit Han, Mersin Taşucu’ndan Lübnan’ın kuzeyine kadarki sahil şeridindeki Sünni Müslümanlar Türkmen boyları ve Arapların varlığını daha güçlü bir şekilde sürdürebilmesi için tedbirler aldırmış, böylelikle batının planladığı parçalanmanın önüne geçmeye çalışmıştır.

Nitekim Suriye Fransızların idaresine bırakıldıktan sonra Fransa’nın yapmaya çalıştığı ilk şey de bu olmuş, Dürzi devleti kurma denemesi dahi yapmışlardı.

Sultan Abdülhamit’in basiretiyle I. Dünya savaşından çok önce alınan bu önlemler sayesinde Fransızların parçalama girişimleri her defasında sekteye uğruyordu.

Lakin Hatay bölgesindeki Müslüman Türkmen nüfus oranı %30-35’leri bulmasına rağmen, Hatay’ın anavatana katılma iradesinin sorunsuz gerçekleşmesi için diğer etnik unsurlardan gelecek mutlak desteğe ihtiyaç duyuluyordu.

Bu döneme şahit olanların anlatımlarına göre, Fransız işgalindeki bu topraklarda yaşayan Hristiyan azınlık batıyla temkinli bir işbirliği içerisindeyken, mezhepçi Suriye devleti hayali kuran bazı Araplar Fransızların paralı lejyonerliğini dahi yapıyordu.

Bu durumda, Hatay’ın hem Fransız işgalinden kurtulması, hem de anavatana dahil olması için Sünni Müslüman Arapların vereceği destek hayati bir önem arz etmekteydi.

Dönemin Sünni Müslüman Arapları, Bedevi Araplar ve Medeni (Hadari) Araplar şeklinde iki kısma ayrılıyordu.

Ağırlığını Kusayrilerin oluşturduğu Hadari Arapların çoğunluğu mutlak manada İslam kardeşliği ve Osmanlı taraftarı iken, bazı Bedevi Arap kabileleri İslami bir hassasiyete sahip olmalarına rağmen ilk başlarda diğer Arap soydaşlarının Suriye Arap devleti hayalinin etkisinde kalmışlardı.

Bu Arapları ikna etmek için Hadari Araplara büyük bir iş düşüyordu. Bunu büyük bir sorumlulukla üstlenen Kusayr yaylasının ileri gelenleri, bölgede geniş çaplı aile ziyaretleri yaparak Türkiye ile hareket etmenin gerekliliğini anlatıyorlardı.  

Bu döneme tanıklık edenlerin sözlü anlatımlarına göre Sünni Müslüman Arap ailelerin istişare amaçlı bir araya geldiği bu ziyaretlerde yeni kurulacak Suriye Arap devletinin bir parçası olunması gerektiğini düşünenler şu gerekçeyi öne sürmekteydi.

“Biz Sünni Müslümanız ama aynı zamanda etnik olarak Arap milliyetindeyiz. Hem Müslüman, hem de Arap olarak Şam bölgesinin vazgeçilmez bir parçasıyız.

Fransızlar Şam bölgesine bağımsız bir Arap devletini vadetti ve bu devlete her türlü desteği vereceğini ilan etti.

Diğer tarafta ise uğruna yakınlarımızı şehit verdiğimiz İslam’ın bayraktarı Osmanlı’dan vazgeçmiş yeni bir Türk devleti söz konusu.

Yönünü Avrupa’ya dönerek bizleri bunca şehitlerimizle yüzüstü bırakan ve Türk kavmiyetçiliği üzerine inşa edilen yeni Türk devletinin yine Avrupa devleti olan Fransa eliyle kurulacak Suriye Arap devletinden bir farkı kalmış mıdır?

Dolayısıyla yeni kurulacak Suriye Arap devleti ile hareket etmek daha mantıklıdır”

Buna karşı olan ve Fransızların işgalindeki bir ülke yerine Osmanlı torunları ile hareket emenin daha gerekli olduğunu düşünenler ise şu gerekçeleri öne sürüyordu.

“Hem Türkiye devleti, hem de yeni kurulacak Suriye devleti Müslüman devletlerdir.

Fakat Fransızlar her ne kadar bir takım vaatlerde bulunsa da kurulacak Suriye devleti küffarın işgali altında ve ne zaman bağımsız olacağı şüphelidir.

Öte yandan bağımsızlığını kazanmış bir Türkiye önümüzde duruyor.

Aradaki fark sadece dil midir dersiniz?

Oysa Müslüman Türk kardeşlerimizle aramızda konuşma dilinin ötesinde bir gönül dili söz konusudur.

Tarihsel gönül bağı söz konusudur.

Din birlikteliğimiz söz konusudur.

Yüzyılların getirdiği komşuluk ve akrabalık söz konusudur.

Her şeyden önemlisi bu toprakların küffarın işgalinden kurtulması için ortak akan kanlarımız söz konusudur.

Şam ve Halep’ten İskenderun’a kadar şehit düşmüş yakın akrabalarımız söz konusudur.

Her ne kadar yeni Türk devleti, Türk kavmiyetçiliği üzerine bina edilmiş ise de, unutmayalım ki o topraklarda yaşamaya devam edenler Osmanlının emaneti Müslüman Türk kardeşlerimizdir.  

Türkiye’yi bırakıp Fransa tarafından kimlerle şekillendirileceğini bilmediğimiz yeni bir Suriye Arap devletine yönelirsek tarihi, dini kader birliği yaptığımız  Müslüman Türklere saygısızlık etmiş oluruz.

Türkiye’yi bırakıp işgal altındaki Suriye’ye katılırsak, en başta Anadolu işgali bitsin ve İslam ve Müslümanların izzeti sağlansın diye kanını ve canını veren Şam, Halep, İskenderun’daki kendi şehitlerimize saygısızlık etmiş oluruz.”

Etkin ailelere yapılan bu ziyaretlerin hemen hemen hepsi, Müslüman Türk halkıyla beraber hareket etmenin dini, tarihsel ve şehitlere vefa bakımından gerekli olduğu şeklinde neticelenmekteydi.

Hatay’da yapılacak bir seçim hem bu bölgenin kaderini belirleyecek hem de Türkiye’yi doğrudan etkileyecek bir seçim olacaktı.

Bütün bu tartışmaların ardından Hatay için hayati öneme sahip bir seçim gerçekleşti.

24 Ağustos 1938’de gerçekleşen bu seçimi, 40 milletvekilliğinden 31’ini alan Türkiye tarafı kazandı.

Hatay bölgesinin %30-35 nüfusuna sahip Türklerin bu seçimi kazanabilmesi için Arapların en az %20 desteğine ihtiyacı vardı ki, toplam nüfusun %40-45’lik kesimini oluşturan Sünni Araplar bu desteği en net şekliyle sunmuş oldu.

Farklı bir takım anlatımlar, Sünni Arap desteğinin yerel çekişmelerden kaynaklı %5 civarında fire verdiğini ve oluşan bu firenin yine benzer yerel gerekçelerle Suriye karşıtı tavır alan diğer Araplarla telafi edildiğinden bahsetmektedirler

Yakın tarih kaynaklarımız, halk evlerinin Hatay’da yoğun bir çalışma yürüttüğünden bahsetmekte ise de, halk evlerinin hitap ettiği kitleden Türk tarafına ne oranda destek sağlayabildiği tam olarak ortaya konamamıştır.

Umut ve Tehlike

Hatay örneğinden yola çıkarak söylenebilecek bir gerçek daha var.

Türklerin yoğun olarak yaşadığı Musul, Kerkük, Halep gibi kentlere Hatay örneğinde olduğu gibi zamanında bir müdahale yapılmış olsaydı, bu bölgeler Sünni Müslüman Arapların desteğiyle Türkiye’ye pekâlâ dâhil edilebilirdi.

Geç kalındı mı? Kısmen.

Her şey bitmiş midir? Elbette değil.

Arap çöllerinin kavurucu sıcağında 100 yıldır gömülü bekleyen tohum, İslam bayraktarlığını samimice omuzlanacak büyük ve güçlü bir Türkiye için yeniden yeşermeye hazırdır.

Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak için dikkat edilmesi gereken önemli bir durum daha var tabi ki..

Geçmişte, Milletler Cemiyeti’nin hakemliğinde ilerleyen bir sürecin ardından seçim yapılmış ve Hatay anavatana katılmıştı. Elbette Türkiye’nin diplomatik atakları ve kulisler bu sonucun alınmasında büyük etki etmişti. Lakin bu seçimin kazanılmasındaki en büyük etken Müslüman Türk ve Arapların İslam uhuvvetinden kaynaklı gönül birlikteliği olmuştur.

Bu gün görüyoruz ki, Sadece Hatay değil, şark illerinin çoğunun demografik yapısı halkın bile haberdar olmayacağı şekilde toplum mühendisleri tarafından inceden inceye dizayn edilmektedir ki, 1930’lardan günümüze çok şey değişmiştir.

İslam uhuvvetinin de sistematik bir şekilde zayıflatıldığı bu demografik değişim sürecinde küresel şeytani aktörlerin halkın iradesine saygı adı altında ülkemizi parçalamayı öngörecek yeni ve can sıkıcı hamlelerine karşı gerekli İslam kardeşliğini güçlendirmek dahil tüm tedbirleri zamanlıca almak hem Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bekası, hem de 100 yıl aradan sonra Anadolu’ya yeniden umut bağlayan İslam coğrafyasının mukadderatı için elzem bir husustur.