‘’ BU VAHYİ GÖTÜR BAŞKA VAHİY GETİR ‘’ TERANESİ VEYA TEVİL KURNAZLIKLARI

Hz Musa’nın (sav), Hz. İsa’nın(sav), Hz. Muhammet Mustafa’nın (sav) Muhatapları KODAMANLARIN ilk tepkileri, gelen vahyin değiştirilmesi talebi olmuştu. Firavun ve Mekke kodamanları da dâhil tüm kodamanların Allah (cc) ve gönderilen resuller hakkında fikirleri bilgi kırıntıları vardı. Fakat gelen vahiyler kodamanların alışkanlıklarını, ATALARINDAN GELEN GELENEKLERİNİ, kurdukları düzenlerini iptal ediyor, elde etmek için büyük gayretler sarf ettikleri ayrıcalıklı statülerini değiştiriyordu. Krallardan, firavunlardan, nemrutlardan, kayserlerden, kisralardan Mekke ve Medine kodamanlarına, Yahudi hahamlar ile Hristiyan rahiplere ve onların HİYERARŞİK ayrıcalıklı “ DİN ADAMI ‘’ örgütlerine, kadar bütün ceberutların başları Allah’ın (cc) vahyi ile dertteydi. Statülerini ‘’din!!!’’ aracılığı ile veya ‘’saray uleması’’ riyakarların sapık dini tevillerinin desteği ile elde edenlerin Allah(cc) inancı da ancak ,‘’kendisi gibi bir ilah olması ‘’ şartı ile kabul edilebilir olurdu. Onlar Resulleri ’de kendileri gibi dinden geçinen, gerçekte Allah (cc) inancı olmayan, din bahanesi ile ‘’başa geçmek’’ sevdasında olan ‘’namussuzlar ‘’ olarak telakki ettiklerinden, sanki vahyi Resuller(as) yazmışlar gibi Resullere(as) habire vahyi değiştirmelerini şart koşuyorlardı.

20. Yüzyılın deyimi ile ‘’seküler LAİKLERdi’’. Allah’ta(cc) dâhil hiç kimse bu dünyada onlara neyi nasıl yapmaları gerektiğini söyleyememeli idi. Onlar her şeyi işlerine nasıl gelirse ‘’ reel politik-pragmatikler ‘’ olarak eleştirilemeden rahatça yapabilmeli idiler. ‘’ Bu dünyaya bir daha mı geleceklerdi’’.

Onlar için;

Allah (cc) haddini bilmeli idi. Hayatlarına müdahale etmemeli idi. Oturduğu yerde oturmalı idi.

‘’ din işi başka dünya işi başka idi’’.

 ‘’ dostluk başka alışveriş başka idi’’.

‘’ Her koyun kendi bacağından asılırdı’’.

‘’onlara değmeyen yılan bin yaşasın idi’’.

‘’ bükülemeyen bilek öpülmeli idi’’.

Durmadan itiraz eden Şeyh-ul İslam da artık çok oluyordu. Şeyh-ul İslamların hayat boyu görev yapacakları kuralı değiştirilmeli, padişah istediği zaman onu görevden alabilmeli idi. Ne bu canım, her bir karar alınacağında şeriata müracaat edilecek, HUKUKTAN ONAY alınacaksa bu işler yürümezdi. Bir şekilde iktidarda olan ile veya iktidara en yakın kim ise onun ile birlikte olunmalı idi. İktidarda olan iktidardan kendilerine pay vermiyor veya ayrıcalık tanımıyor ise o zaman onu ‘’ yola getirmek ‘’için, Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarına operasyon yapmakta dâhil tüm yöntemlere başvurulmalı idi.

Hatta O iktidarı, medya desteğini iktidardan çekmekle tehdit etmeli idi. Hem yoksa cemaat kölelerine PARDON! Üyelerine, o Başbakan’a oy vermemeleri için talimat verilirdi. Kendi lobisine, müritlerine, cemaat mensuplarına milletvekili listelerinde yer vermeyen Başbakan’ın haddi bildirilmeli idi.

Her saltanatın işin içinden çıkmak için başvurduğu bir tevil yöntemi vardır. Örneğin Kral olmayı kafasına koymuş olan Muaviye, Hz. Ali’ye  (kva) karşı olmak, O (kvra)’na tabi olmamak için bakın Kur’an’ın kısas ve diyet ile alakalı ayetini nasıl eğip büküyor. Ayet, öldürülenin mağdur olan varislerinin kısas talep etmek haklarının bulunduğundan bahis buyurur. Muaviye katledilen Hz. Osman’ın (ra) akrabası olması sebebi ile kısas talep ederek Hz. Ali’yi (kva) suçlayınca, aldığı hukuki cevap, vahyi değiştirmek uğraşısının ‘’ zikir ehli nezdinde ‘’ pek işe yarayamayacağını da gösterir. Hz. Ali’nin cevabı şöyledir; ‘’Osman’ın çocukları hayattadırlar ve kısas talep etmek yetkisi onlarındır. Bu hususta sana söz düşmez.

Asi, baği, şaki kalabilmek için kralların dini nasıl eğip bükebileceklerine bir örnek daha; Kuba mescidinin inşası esnasında Peygamberimiz’in (sav), seçkin sahabesi ve Ehli Beytine mensup kıldığı bahtiyarlardan, Resulullah’tan (sav) sonra hemen her hususta Hz. Ali’ye  (kva) tabi olan Ammar Bin Yasir(ra) hazretlerine, Mütevatir gelen haberde ‘’ Ammar seni şaki ve baği bir topluluk şehit edecektir’’ haberini verdikten sonra, Hz. Ammar (ra) Sıffın Savaşı’nda, Muaviye’ye karşı Hz. Ali (kva) saflarında savaşırken, Muaviye’nin adamları tarafından şehit edildi. Amr İbn-il As’ın oğlu, Hadis kaydetmesine Resulullah (sav) tarafından izin verilmiş, hadis külliyatı sahibi Abdullah Bin Amr (ra) ‘’ Resulullah’ın (sav) seni şaki ve baği bir topluluk öldürecektir.’’ Buyurduğu şahsı sizin adamlarınız şehit ettiler.’’ Deyince, Muaviye ‘’ o kastedilen topluluk biz değiliz. sadece onu öldüren şahıslardır. Hem onu BİZ ÖLDÜRMEDİK ‘’ALİ’’ ÖLDÜRDÜ . ‘’ Ali’’ onu buraya getirmese idi o ölmeyecekti .’’ Dedi. Daha sonra bu kurnaz ahmaklık örneği savunmaya, Hz. Ali’nin (kva) cevapları şöyle oldu. ‘’ yani Muaviye, ciğerlerini Muaviye’nin anasının dişlediği Amcam Hamza’yı Resulullah’ın öldürdüğünü mü söylemek istiyor. Amcam Hamza’yı (ra) UHUT’A Resulullah (sav ) getirmişlerdi.’’

Babası Muaviye kadar kurnaz olmayan ama babası ile mukayese edilemeyecek kadar aptal olan kral Yezit’ten bir örnek verelim; İmam Hz. Hüseyin (as)’in kesik başı Şam sarayında Yezit’in ayaklarının dibine konduğunda Yezit, elindeki değnek ile İmam’ın(as) dudaklarına vurarak şöyle övünmüştü ‘’ BEDİR’DEKİ DEDELERİM KALKINDA DEYİN Kİ YEZİT ELİNE SAĞLIK’’. Yezit’ in dedeleri Bedirde Resulullah’a(sav) karşı savaşan KAFİR MÜŞRİKLERDİ. Daha sonra Yezit’in Hz. Hüseyin ve sevenlerinin Kerbela’da katledilmelerinden ötürü eleştirilere verdiği cevap , Tüm münafık, Müslüman taslaklarının sorumluluğu ve suçlarını Allah’a(cc) yıkarak, kendilerini temize çıkarıcı ahmakça sapık kader anlayışına örnektir. Yezit eleştirilere karşın ‘’ onu biz öldürmedik. Onu Allah (cc) öldürdü. Allah böyle takdir etmiş.’’ Kur’an ezberlenmiş, yazılı olarak kayıt altına alınmış, hadis külliyatı ile yorumlanmış, sünnet ile tahkim edilmiş, zavallı yezit, Hristiyan Pavlos gibi kitabı yok etmek, başka bir kitap uydurmak şansına sahip değilse, elinde sadece Kur ’anın anlamını tevil ve yorumlar ile eğip bükmekten başka bir çaresi yok. Bu hususta destek gerek. O destek de saray yalakası ulema taslaklarıdır. Herhalde tüm münafıklar kıyamete kadar bu nesli tükenmez cıfıt ulema taslaklarından bolca bulabilecekler.

Tam bu noktada Peygamberimizin (sav ) İmam Hz. Ali’yi (kva) ‘’ Ben Kur’an’ın nüzulü için mücadele ettim. Sen tevili için mücadele edeceksin’’ uyarısını ve derin anlamını hatırlıyoruz. Bir zamanlar Sayın SÜNNİ Muhafazakar, Milliyetçi, Ergeneoconi UZMANı Süleyman Sami Gündoğdu (Demirel) nun Başbakanlığı dönemlerinde, Diyanet işleri Başkanlığı’na atanınca ara sıra namaz kılmak aklına gelmeye başlayan, medrese tahsilli, GÜYA ‘’ EHLİ SÜNNET’’ Diyanet İşleri Başkanı tanımış olmam, beni böyle düşünmeğe sevk ediyor..

HAŞİMOĞULLARI İKTİDAR MI; DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK

 

İmam Hz. Hüseyin (as), ezelden ebede giden süreçte tüm küfür, şirk, nifak, zulüm olgusunun kahreden şifası olan, nübüvvet—velayet—İmamet—Adalet mütearifesi uğruna;

 ZULÜM İLE ADALETİN,

İHYA İLE FESATIN,

MEDENİYET İLE VAHŞETİN ebediyen tanımlarını kesinleştiren bir KIYAMIN örnek, kusursuz, mazlum ve masum kurbanı olarak görevlendirilmiştir. Emeviler döneminde katliamlardan kaçan Ehli Beyt ve sevenlerinin toplanma yeri Türkistan oldu. İmam Ebu Hanife (ra) ve benzeri kahramanların gayreti ile marjinal doyurma noktasını geçmiş olan Emevi iktidarı, özellikle ,‘’ taraftarlarının onlara zarar vermeyeceklerinden emin olduklarından onları İHMAL ETMEKTE mahzur görmezken, kendilerini sevdirebilmek için yalakalandıkları düşmanları, dostları olmadı ama ihmal edilen dostları düşman olunca, yıkılmaları gerçekleşti.’’ Bu yıkılışa ‘’Müslümanların Babası ‘’unvanlı Horasanlı Ebu Müslim İsimli bir Türk’ün komuta ettiği ordu vesile oldu. Abbasiler iktidara geldiler ve Emevi krallarının cesetlerini mezarlarından çıkararak asacak kadar intikam aldılar.

Peygamberimizin amca çocukları olan bu aile ‘’ALİ ŞİASI’’ olarak bilinirdi. İmam Ebu Hanife (ra) de dâhil tüm müminler adalete kavuşacaklarını ümit ederlerken, o da ne! Abbasiler Hz. Fatma (as)’nın çocuklarına Emeviler’in benzeri katil ve cinayetleri uygulamaya başladılar. Bu yönetim tarzına itiraz edenler işkenceye tabi tutuldular. İmam Ebu Hanife (ra), Ali Şiası olduklarını iddia edenlerin istismarda çok mahir oldukları İmam Caferi Sadık (as)’a tabi olduğu ve Ehli Beyte taraftar olduğu için, işkence ile şehit edildi. Şİİ Abbasilerde yine yezitleşmeye fırsat bulmuşlardı.

Ne enteresan tecelli, yüzyıllar sonra, 2012 yılında Şiilik iddiasındaki iktidarlar Irak’ta, müminlerin, SEYYİT Mutasavvıfların aleyhine, İngilizler ile yezit vari ittifaklar yapmağa, Suriye’de Küresel çete ile müttefik olarak, Ehli Beyt Mutasavvıflarına Kerbelavari katliamlar uygulamağa devam edeceklerdi. Bu yezit vari katliamlara Türkiye’de EHLİ BEYT SEVDALISI OLMAK İDDİASINDAKİ Güya ALEVİCİ siyasilerden Yezitlik benzeri tutumlar ile destekler alacaklardı. Firavun-Nemrut-Tağut- pavlos-ebu cehil—muaviye –yezit gidişatı yine. Hz. Nuh (as), Hz. İbrahim (as)- Hz. Musa (as)-Hz.İsa (as)-Hz. Muhammet Mustafa (sav)-Hz. Ali (kva)-Hz. Hasan (as)- Hz. Hüseyin (as) yolunun medeniyetine kast etmeğe devam ediyordu.

Yine iktidardan nasiplenemeyen, dertleri iktidarın kudretini ele geçirmek olan muhaliflere, cıfıtlıklarını haklı gösterecek BAHANE gerekli idi. En Masum bahane de Ehli Beyt Taraftarlığı olarak ortada duruyordu. Yüzyıllar sonra Türkistan’da sahih bir tasavvuf ekolü ailesine mensup İsmail isimli şahıs. Özendiği Ateşperest SASANİ Saltanatını Tesis edip, SASANİ KRALLARININ Unvanı olan ŞAHLIK tahtına oturmayı hedefledikten sonra İktidara gelince de Yine aynı bahaneye sarılıp, kerbela benzeri katliamlar uygulayacaktı. Bu Peygamber ailesinin muhibbi olmak iddiasındaki şahıs, Hz. Peygamberin (sav) neslinden, Büyük Mutasavvıf Seyyit Abdulkadir Geylani (ksa)’nin kabrini hangi ehli beyt Sevgisi adına TAHRİP EDECEKTİ? acaba. Bu gafil özenti Türkmen’in eli ile Persler(sasaniler), BATILILARIN adını PERSİA (İRAN) KOYDUKLARI ÜLKEDE, yine batılıların hediye ettikleri iktidar gücünü, bu defa yine ŞİİCİLİK ile perdeledikleri ARYANİCİLİK asabiyesi olgusu üzerinden, Muaviye tipi bir tavırla, Türkiye’nin bölgede ki etkisini, batılılar namına sınırlama görevine amade kılacaklardı. Hedeflerine bölgede PERSÇİLİK ile yürüme imkânları olmadığından, hedeflerine yine şimdi de ŞİİCİLİK kamuflajı ile yürümek istemektedirler.

BATI CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY VAR

 

Fatih Sultan Mehmet’e kadar, Osmanlı kuruluş ve gelişmesinde nispeten yoğunlukla Ehli Beyt taraftarı mutasavvıf Türkmenler’in siyaset ve davranışlara etki ettikleri bir durum geçerli idi. İstanbul’un Fethi ile beraber Fatih’in KAYZERİ RUM ( Roma imparatoru ) unvanını da RESMEN alması ile devletin aklı da yönetim tarzı da Bizans vari bir gelişmeye uğradı. Enderun’a devşirme çocukların alınışı, yönetimde Türkmenlerin çevreye itilme durumları saltanat ile tebaanın arasını açmakta etkili oldu. Saltanatın getirdiği mantığın sonucu olarak her şeyi kontrol altında tutmanın zorunlu görülmesinden ötürü, Hacı Bektaş ocağının ve diğer tasavvufi ekollerin de kontrolünün zorunlu telakki edilmesine yol açtı.

Doğu’da Türkmen İsmail’in Safevi Devletini kurmuş olması, Mecusi Sasani (Pers) İMPARATORLUĞUNUN ŞAŞAASINA ÖZENEREK, Sasani krallarının unvanı olan ŞAH unvanını kullanmağa başlaması, Şah İsmail’in 6. Göbek dedesi Şeyh Safiyüddin Veli ocağının Anadolu Türkmenleri üzerindeki saygınlığı Osmanlıyı tedirgin etti. Ehli Beyt muhabbeti iddiası ile hem şeyhliğini hem şahlığını ilan eden İsmail, bir müddet sonra MEHDİLİĞİNİ de ilan ettikten sonra, ilginç bir şekilde kendisine tabi olmak istemeyen halkları kerbelavari kılıçtan geçirdi. Hatta Peygamberimizin soyundan büyük mutasavvıf Seyyit Abdulkadir Geylani (ksa) hazretlerinin mezarını yıkacak kadar gözü döndü. Bu arada kendilerini İmam Caferi Sadık’a (as) nispet edenlerin, ŞAHLIK döneminden bugüne ve Ayetullah cuntaları eli ile İmam Caferi Sadık(as) ekolünü nasıl tanınmaz safsatalar yığını haline getirdiklerini de kaydedelim. Hanefi ekolüne sultanların, Caferi ekolüne şahların müdahaleleri başlı başına bir kitap konusudur. Bugün, batılıların ismini İran diye hediye ettikleri coğrafyada Ayetullah cuntası, ‘’ ben caferiyim ‘’ diyen yüzlerce mutasavvıf şeyhi katletmiş olup, mutasavvıflar halen tehdit altında yaşamaktadırlar! Bu esnada Osmanlı hanları da İsmail’den geri kalmamak için onlar da artık Padişah unvanında yarışa başlarken, aslında özünde yapılanın ateşperest sasani yaşamına ÖZENTİNİN hücrelere İşlemesinden başka bir şey olmadığını fark edemediler mi, Yoksa zaten buna gönüllü razı mı idiler?

Padişah 2. Beyazıt devletin ve halkın başına büyük bir belayı, yaptığı vahim yanlışlıkla açtığını fark etmenin aksine, Balkanlarda Dimetoka da yaşayan teyze oğlu, Hristiyan-yahudi-Müslüman karışımı namazsız, sarhoş Balım Sultan isimli şahsı Hacı Bektaş tekkesine şeyh tayin ederken, Tekkeyi kontrol altına alarak önemli bir iş yaptığını zannediyordu. Hacı Bektaş tekkesinin bu şekilde bozuluşuna yol açılması imparatorluğun temel yıkılış sebeplerinden birini de oluşturdu. Anadolu Türkmenleri hem çevreye itilmenin hem de sarhoş bir namazsızın Hacı Bektaş Tekkesine şeyh atanmasının verdiği kızgınlıkla ayaklanarak Şah İsmail’i Osmanlı üzerine tahrik ettiler. Bu çatışma ortamında, edilgen, pasif, reaksiyoner bir tavırla Osmanlı, Şah İSMAİL İLE HİÇBİR ŞEKİLDE BENZEŞMEME ADINA ÖĞLE BİR SAVRULDUKİ artık Osmanlı mülkünde Muaviye’ye ‘’ Hazreti ‘’ diye hitap etmeyen herkes potansiyel RAFİZİ TERÖRİST olarak algılandığından, bu durum Anadolu’da on binlerce Türkmen’in yine Kerbelavari kıyımını getirdi.

Şahlar ile padişahlar arası hâkimiyet mücadelesi, zavallı Müslümanların Alevi yezidi tiyatroları ile kıyılmalarına yol açıyordu. Katliamları güya meşrulaştıran kamuflaj da DİN idi. Güya İslam adına Padişahlar şahların halklarını, GÜYA Ehli Beyt taraftarlığı adına şahlar padişahların halklarını katlettiler. Nebevi Nübüvvet—velayet—adalet mütearifesini kaybedip, Tağuti- firavuni- nemrudi saltanat taklitçiliği elbette bu sonucu getirecekti.

1000 yıldır İslam coğrafyasından bir tek MÜÇTEHİTİN YETİŞEMEMİŞ OLMASINA BAŞKA SEBEP ARANMAMALI ? Saltanatlarda medeniyet ancak, sultanların kapasitesi kadar gelişebilir. Osmanlı Bizans gelişme modelini taklit etmeye başlayınca, yine yüzyıllar önce aynı modeli tercih etmiş olan Emeviler’e özellikle Muaviye’ye yönelik her eleştiriyi, kendi devlet yönetimi ve BEKASI için tehdit olarak algıladığından, Muaviye’yi koruma kalkanına almak zarureti doğdu ve Muaviye gibileri de ‘’sahabe’’kapsamına alacak, ‘’RESULULLAH’I (sav) bir defa görmüş ve dinlemiş olup, Müslüman olduğunu söyleyen herkes sahabedir ‘’ tanımı icat edildi.

Doğuda Türkmen ŞAHI’nın devleti, kurumsallaşamadığı için hemen göçtü. Osmanlının savruluşu ise, devletin maliyesinin Ester isimli bir yahudiye teslim edilmesi, vergi tahsilatı görev ve YETKİSİNİN mültezim unvanı verilen şahısların insafına ihale edilmesi noktasına giderken, gafletten ötürü bir hristiyanı şeyhulislam yaptığını fark edemeyecek, savaş yüzü görmemiş, saraydan torpilli, paşa unvanlı şahısların boğaz kenarına sıralanan yalılarında, çocukların yetiştirilmesine Fransız Mürebbiyelerin (terbiye ediciler) görevlendirildiği bir kimliksizlik ile son buldu.

2000’li yıllara kadar, küçüklüğünden terbiye edilen fillere mahsus ‘’ öğretilmiş çaresizlik ‘’ kompleksi ile MONŞERLEŞMENİN ve batılılar tarafından sırtının sıvazlanması beklentisinin getirdiği sığlık ile, Batının yüksek himayelerinde hayat sürebilmeyi lütuf sayarak, devletin ve milletin bekasının temin edilebileceği yargısı, batının bizzat kendi ürettiği değerler tarafından suçüstü yakalanarak mahkum oluşu karşısında sorgulanmaz iken; artık bölgesel lider küresel aktör olmanın da ötesinde ‘’ merkez ülke ‘’ olmağa karar veren devlet ve yöneticilerinin, dünya halklarını harekete geçiren, küresel düzeni sarsan bildik, alışık olunmayan tavır ve sözlerine tanık oluyoruz. Az dindarı ile çok dindarı ile, dinsizi ile insanlarımızın bunu zor hazmedecekleri zannedilirken, asıl hazımsızlığın İslamcılık-sağcılık-solculuk isimlendirmeleri ile küresel sistemin MANKUTLAŞTIRDIĞI siyasi ve ekonomik RANTİYENİN dışında, bu durumun meğer halklar tarafından özlenen bir şey olduğu ortaya çıkıyor. İmam Hz. Hüseyin (as) Kerbela’da cellatlara nasıl haykırmıştı; ‘’ ZALİMLERE BİAT ETMEKTEN İSE, KILIÇLAR ALIN BENİ ‘’. Şimdi Türkiye’nin başbakanı tüm dünya ceberutlarına meydan okuyarak, sindirilmiş ülke halk ve yöneticilerini cana getirebilmek için, ‘’ÖLECEKSEK ADAM GİBİ ÖLELİM ‘’ diye haykırıyor.

Yezit zulmüne karşı can pahası KIYAM EDEN İmam Hz. Hüseyin’in (as) tavrına eş, Kefenini peşinen giymiş olarak Tüm dünyaya ‘’ böyle birleşmiş milletler olmaz. Dünyanın kaderi beş kişinin ağzına bağlı olamaz. Biz bunu kabul etmiyoruz’’ tavrını dünyanın zavallılaştırılmış insanlarına haykırıyor. Müslim veya gayri Müslim yaralı tüm insanlar hayranlık, gıpta ve ümitle Türkiye’ye bakıyor, Türkiye’nin Başbakanı ne diyecek ne yapacak diye takip ediyorlar. Elbette bu duruma dışarıda haset edenler olacaktır.

Hüseyni duruş maliyeti göze alınmadan başarılabilecek bir şey değil. Ama asıl içeride bu gidişatı kıskanan, hazmedemeyen, ben yapamıyorsam olmasın, ben yok isem olmasın şeklinde hastalık kapmış şahısların, bugüne kadar ancak lütfen verilen ile yetinmeyi kahramanlık sayan, herhangi bir maliyet ödemeye niyetli olmaksızın, himaye altında yaşayabiliyor olmayı yurtseverlik olarak yutturma imkânlarının kalmadığı görülüyor. Gerici yerli mankutların önemli bir umutları var.’’ Bu Başbakan da çok oluyor artık. ‘’ Ne demek öğle dünyanın şımarık firavunu Siyonistlere ‘’ hooop bi’ Dakka ‘’ demeler, Fırçalamalar!!! Dünya zalimleri şu Başbakan’ın haddini bildirseler, şöyle Türkiye’yi bir silkeleseler, Başbakan’ı iktidardan alaşağı etseler’’ de, onlara da bir iktidar olma fırsatı doğsa!!!

Evet, belli ki Hüseyni Kıyam DEVAM EDİYOR. Fakat şimdi bu kıyamı KURUMSALLAŞTIRMAK gibi zor ama mutlaka başarmamız gereken bir görev var. Yoksa Allah (CC) KORUSUN Başbakan’ın şahsının artık bulunmadığı bir ortamda cıfıtlar ülkeyi eski sefilliğine döndürebilirler. O sebepten Hüseyni Kıyamın Kurumsallaşması gerek. T.B.M.M’nin, dar bölge, seçmenin en az iki ŞAHSI tercih edebilmesine imkân veren, çift turlu, ilgili seçim çevresinde çoğunluğun tercihini alabilmiş adaylardan oluşmasına, Yürütmenin başı olan devlet başkanının çift turlu, çoğunluğun oyu ile seçildiği başkanlık sistemine cevaz veren, Mutlaka bir MEDENİYET Mütearifesinden kaynaklanan ANAYASA ile gerekli yasa ve kurumların oluşturulmasını, gerekli zihinsel ve davranış farkındalıklarının oluşturulmasını gerçekleştirecek işleri başarmalıyız Zor zamanlarda esamelerine rastlanmayan BAZI Seyyitlik iddiasındaki tiplerin, şimdilerde padişahları şahları andıran kıyafetler ve ziynetler ile şeyhlik, kutupluk, gavslık teraneleri estirdikleri, devasa zübbelikler ile sidik yarışına girdikleri ve iktidardan ayrıcalık ve ulufe talep ettikleri gözlemleniyor.

Üstelik Hz. Ali  (kva) yolunun takipçileri olma iddiası ile tam da Muaviye usulü yezitlik tavrına örnek teşkil edecek bu sahtekâr tavırların, mutlaka HAKLILIKLA kuşatılarak mahkûm edilmeleri gerekiyor. Bütün bunlardan daha da önemlisi bizzat kendimize, başından beri savunduğumuz Ehli Beyt yoluna, Nübüvvet—velayet—Adalet yoluna NİÇİN TARAFTAR OLDUĞUMUZA dair soruya, kalbimiz tarafından verilecek cevabın layığı veçhile murakabe edilmesidir. Acaba bu taraftarlık, saf hakikatin zuhuru, adaletin tezahürü, rızanın tahsili hassasiyeti uğruna göze alınan bir fedakarlık mı, yoksa bu haklı duruştan KENDİ BENİMİZE itibar kazandırmak, şahsımızı beğenilir kılmak için oynamayı göze aldığımız bir rol mü!!

Eğer bu mücadeleyi şöhret için bir rol olarak oynuyorsak, muharremlerde kendilerini döverek Al’i Aba mensuplarına bigane kalma ihanetinden pişmanlık rolü oynayanlardan ve halen bu taraftarlık iddiasından bir ayrıcalık gözetenlerden, kiliselerde zavallı rahiplerin önünde günah çıkarma tiyatroları sergileyen insanlardan bir farkımızın olmadığını idrak etmemiz gerekiyor. Muharremlerde akıtmağa zorladığımız gözyaşlarının, insanların seyretmeğe çağrıldıkları ağıt merasimlerinin vicdanımızı rahatlatmamasına, ağıt yakarak ve ağlayarak birer yezit mukallidi olunabilineceğine de dikkat etmemiz gerekiyor. Para karşılığı ağıt söyleyen ile Kur ’anı zulmüne dayanak yapmağa kalkan tevil edicinin tavırları, tarafları ne kadar farklı olsa da aynıdır.

İç dünyamızda da dışımızda da, afakta da enfüste de Yezit ihanetine karşı, kıyamete kadar kesintisiz MUHLİS bir kıyamı Yüce Allah(cc) lütfen bizlere nasip buyursun. Âmin.