Bir dönem Ankara Temsilciliğini yaptığım Yeni Söz Gazetesi’nde, 29 Ocak 2016 günü “LOZAN’DAN CENEVRE’YE; ARAP ÖZNEDEN KÜRT ÖZNEYE” başlıklı yazımda, “Lozan'da ve Lozan öncesindeki Sykes-Picot'ta özne Araplar iken bugün Cenevre'nin öznesi Kürtler yapılmak isteniyor” uyarısında bulunmuştum. Zira o tarihlerde, Suriye sorununun çözümü için Cenevre’de başlayacak görüşmelere PYD/YPG’nin resmi olarak katılacağı, PKK elebaşı Cemil Bayık’ın ise gayri resmi olarak bu görüşmeleri “izleyeceği” bilgileri gelmişti. Öte yandan Suriye'de barış için kurulduğu söylenen masada, Suriye halkının yüzde 80'ni oluşturan Arap-Sünni kesimin temsilcisi Ahrar ve İslam ordusu gibi muhalif guruplar da “terörist” yaftasıyla devre dışı bırakılıyordu o günlerde.

Türkiye'nin şah damarını kesmeye yönelik hamlelerin bir ürünü olan kantonlaşma alanı Haseki-Kobani-Afrin koridorunda sistematik bir etnik temizliğe imza atan PYD'nin doğrudan ya da dolaylı olarak yer alacağı Cenevre Masası’nın, içinde bulunduğumuz yüzyılın Lozan'ı olarak kayıtlara geçeceği vurgusunda da bulunmuştum.

15 Şubat 2016 Pazartesi günü yayınlanan “KÜRESEL OYUNU BOZMAK İÇİN KÜRT ÇETELERİ İMHA ETMELİYİZ!” başlıklı bir başka yazımda ise, “Türkiye bundan sonra da Küresel oyunu bozmak istiyorsa, oyunun ana öznesi Kürt Çeteleri her fırsatta vurmalı ve imha etmelidir” demiştim.

Aynı yazıda, bu hamlenin, Türkiye'nin egemenliğini koruma ve bölgeye getirilmek istenen yeni kaosu önleme hamlesi olarak tarihe geçeceğine de dikkat çekmiştim.

Dış politika uzmanı falan değilim. Sadece 100 yıl önce ilk adımı hayata geçirilen planın, Küresel Sistemin kendini yenileme hamlesi bağlamında okunmasıyla ulaştığım bir çıkarsamaydı. Zira 100 yıl önce Türkiye’yi de içine alan coğrafyada çizilen haritanın, şartlar olgunlaştıktan sonra revize edilmesi için gerekli öznenin Kürt çeteler olduğu, bu çetelere Küresel sistemin ana aktörleri tarafından yıllardır verilen destekte saklıydı.

Bugünkü tabloya baktığımızda, küreselcilerin, İslamcı kamuflajlı Kürtçü tayfayla batının konjönktürel çıkarları paralelinde savrulan ana muhalefetin “içerden” desteğiyle planlarını “meşruiyet” zeminine taşıyarak nereye taşıdığını görmek mümkün.

ABD başta olmak üzere batı, Irak’daki otoritesizlik ve Suriye’de yaşanan iç savaşta, küresel sistemin kendini yenileme hamlesinin ana öznesi olan Kürt çetelere sadece diplomatik alanda destek vermekle kalmıyor, ağır silahlarla da donatıyor.

İddia edildiği gibi bölgedeki terör gruplarıyla mücadele unsurlarını değil, bölgenin ana terör unsurları yani Kürt çeteleri silahlandırıyor.

DAEŞ-Batı ilişkisinin ana teması da bu nüansta saklı zaten. Başından bu yana DAEŞ’in, İngiltere ve ABD başta olmak üzere batının terör laboratuvarlarında üretildiğini söylüyoruz. “İçerden” birilerinin DAEŞ’i Türkiye ile ilişkilendirme ısrarı bir kenara, PKK/PYD/YPG’nin mevzi elde ettiği tüm alanlarda DAEŞ’in mayın eşeği olarak kullanıldığını görmek için Suriye’deki iç savaşın çıkışından bugüne gelen süreçte haritalardaki renk değişimlerine bakmak bile yeterli.

Diğer yandan, sözde Kürdistan için Irak’ın Kuzeyinde yapılan Bağımsızlık Referandumunun Kuzey Suriye’deki şartların olgunlaşmasına denk getirilmesi de tesadüf değil. Nitekim, referandumun akabinde, PKK/PYD unsurları Dyrizor’a yönelirken, buradaki planın petrol yataklarını kontrol altına almak olduğu aşikar. Nihai hedefin Irak’ın Kuzeyi ile Kuzey Suriye’de kurulacak iki terör devletinin PKK/PYD kantonlarının birleştirilmesiyle birlikte İsrail’i Akdeniz’e indirecek bir koridor kurulmaya çalışıldığı, son tahlilde Türkiye’nin bir bölümünü de içine alan Büyük İsrail projesinin adım adım uygulanmaya çalışıldığı da bilinen bir gerçek.

100 yıldır işleyen bu plana dair kadim devlet geleneğimiz olmasına karşın herhangi bir politika geliştiremeyişimizin sancısını yaşıyoruz şu an.

Tek umudumuz ise; bugün Türkiye’yi de parçalama planına karşı canını ortaya koyan, o bin yıllık devlet geleneğini özümseyen bir lider.

Ülkenin ve coğrafyanın kaderi birleşmişken bu kaderin vücut bulduğu liderin etrafında kenetlenmek ise tek seçenek.