Yıldırım ve Pence görüşmesi ne anlama geliyor?

Hiç.

Açalım.

Beyaz Saray görüşme sonrası yaptığı açıklamada, Türkiye’nin PKK ile mücadelesinde verdiği desteği(!) yineliyor ve fakat YPG’ye silah verme konusunda asla geri adım atmıyor. (Hatırlayın son şehit haberlerinde PKK’da çıkan Amerikan silahlarını.) Bu ne yaman çelişki anne deyip devam edelim.

ABD görüşmede FETÖ konusunda da yine herhangi bir vaatte bulunmuyor. Sadece Türkiye’de tutuklu bulunan ABD’liler için derin kaygılar dile getiriliyor. Kısaca önce benim isteklerim diyor.

YPG’ye silah veren ABD, Cumhurbaşkanlığı personeline silah satışını yasaklayan bir karar almıştı biliyorsunuz. Gerilen ilişkiler vize meselesi ile doruğa çıkmıştı. Aslına bakılırsa ta “çuval” hadisesinde başlamıştı bu gerginlik. ABD ile tarihte yaşadığımız diğer gerginlik ise Kıbrıs konusundadır. Yine ağır bir silah ambargosu söz konusudur. 1980’lerden sonra düzelen(!) –ya da tek taraflı tavizlerin verildiği bir ilişkiye dayanan- ilişkiler tarihin bu döneminde de hayli gergin. Bakalım sonu nereye varacak?

Türk-Amerikan ilişkilerinde filmi biraz daha başa saralım ve ta Lozan’a kadar gidelim. Ve ara ara gündeme gelmiş –daha çok entelektüel çevre arasında- bir soruyu ben size bir kez daha sorayım: “ABD Lozan’a imza verdi mi?” Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusu olarak gördüğümüz anlaşma metnine. Yani sonraki evrelerde Türkiye Cumhuriyeti’ni hukuksal bir statüye kavuşturan, bu açıdan bağımsız bir devlet olduğunu dünya aleme ilan eden belgeye? Verdi mi? Vermediyse niye vermedi?

ABD, Osmanlı’nın yıkılma, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulma aşaması, tarihindeki Monroe doktrinini  rafa kaldırıp, ilk kez bırakın Avrupa’yı, artık Ortadoğu’ya, Asya’ya hatta Uzak Doğu’ya açılma planlarını yürürlüğe koyduğu tarihtir. Avrupa’ya emanet ettiği(!) doğuya bırakın hakim olmayı, artık sınırlarını bile koruyamayan bir Avrupa (Batı) vardır çünkü. Osmanlı’nın son üç asır kafa patlattığı Batı’ya yeni bir devlet eklenmiştir artık. Amerika Birleşik Devletleri. Hani şu bazı Osmanlı aydınlarının, diğerlerinin hepsiyle tarihte aşağı yukarı bir sorun yaşadık, fakat bu yeni bir devlet, bizimle de husumeti(!) yok, gelin bu devlete yanaşalım minvalinde sözler sarf ettiği devlet. Oysa o devlet tüm Avrupa’nın yekunudur. Ve meseleye de siz bu işi beceremiyorsunuz, bana bırakın diye dahil olmuştur. Wilson prensipleri de bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir. Bu prensipler bir anlamda Doğu’yu lime lime etme, en küçük parçalarına kadar ayırma amacı gütmektedir. Bunun için ayak altından çekilmesi gereken devlet de Osmanlı Devleti’dir. Bunu başarmışlardır. Lakin Türk tanımını iyi hesap edememişlerdir. İşte bu hesap edememe neticesi Milli Mücadele başlamış, Türkiye Cumhuriyeti Devleti doğmuş, ABD mandasını savunanlar da Atatürk zamanında yurt dışına gitmişlerdir. Peki, bu yeni aktör tüm bu olanlara ve yaşadığı hezimete tepkisini nasıl göstermiştir? Lozan’a imza vermeyerek. İşte Kıbrıs’ta, çuvalda, YPG’de, 15 Temmuz’da, vizede, silah ambargolarında ortaya çıkan krizlerin aslını burada aramak lazımdır. ABD bir günlük, bir aylık, bir yıllık, on yıllık planlar yapan bir ülke değildir. Planları en az yüz yıllıktır. 2023’te anlaşmanın süresi doluyor söylentisi de belki bu noktadan çıkmıştır. (Bu söylenti doğrudur demiyorum, söylentinin menşeinin neresi olabileceğine dikkat çekmek istiyorum.) 1923 tarihine kadar tüm anlaşmalar –gizli, açık- masadaydı. Sevr bunların en ağırıydı. 1923’ten sonra bu anlaşmalar bizim tarafımızdan hükmünü yitirdi. Devrin en önemli güçlerinden olan SSCB’nin, Atatürk’ün akılcı dış politikası sonucu çeşitli paktlarla karşılıklı güven tesis edilen komşuların, ta uzaklardan, mesela İngiltere’nin sömürgesi Hindistan’dan bile gelen Milli Mücadele’ye gelen desteklerin sonucunda başta ABD olmak üzere işgal kuvvetleri tarafından da bu anlaşmalar mecburen rafa kaldırıldı. Sonunda Lozan imzalandı. Fakat dediğim gibi ABD buna imza vermedi. Gözlemci statüsünde katıldı. Bu sırada Türkiye ile bazı –farklı- dostluk ve işbirliği anlaşmaları imzaladı fakat bunların da Ermeni lobisinin baskısıyla senatoda reddedilmesi üzerine asla yürürlüğe koymadı. Plan akim kalmıştı fakat Türk Milleti’nin Türkiye’nin tapusu olarak gördüğü anlaşmaya da imza vermemişti. Monroe doktrininden (1823) yüz yıl sonra tamamen planlarını değiştiriyor fakat sert bir kayaya çarpıyordu (1923). Sizce tadilata gittiği yeni yüz yıllık planını hemen oluşturup devreye sokmamış mıdır? ABD Lozan’da yaşadığı hezimeti hemen unutmuş mudur? Önceki planlarını bırakmış olsa Lozan’a onun da samimice imza vermesi gerekmez miydi? NATO tüm bunlar çerçevesinde o planın devamı olabilir mi? (Türkiye NATO’dan ayrılmamalıdır mevcut koşullarda. Bu ayrı bir başlık. Bu bir ağaçla bir araba arasına sıkışmak, fakat arabayı çekince anında ölmek gibi bir durum. Baştan o ağaçla araba arasına sıkışılmayacaktı. Mesele hem NATO’da kalıp, hem de NATO’yu kendi menfaatlerine uygun hale getirebilmektir.) ABD, savaşla giremediği her yere barışta bu politika sayesinde rahatça nüfuz etmiş midir? ABD’nin 1923’ten sonraki yüz yıl için planı nedir? İşte tam da bu sırada Lozan’ı beğenmezseniz şayet, kapı gibi milli yeminimiz “Misak-ı Milli’miz” var dememiz akılcı bir politika değil de nedir? Hatta başlamışken şunu da –Misak’ı Milli Türk’ün yaşadığı her yerdir- sokuşturuversek araya, ABD ne yapacaktır? Öyle ya. Niye bizim de yüz yıllık hedeflerimiz, ülkülerimiz olmasın? Kaşa kaş, göze göz, dişe diş. Senin hedefin varsa benim de hedefim var. Yok eğer barışsa, Lozan’a imza vermedin ama bari ona saygı duymakla işe başla. Mesela PKK/YPG, FETÖ, 15 Temmuz’la filan bize Ali Cengiz oyunu oynama.

Kısaca mirim, Yıldırım-Pence görüşmesine meseleye tüm bunları dahil ederek bir kere daha bakmakta fayda var. ABD biz uysal bir kedi olduğumuz sürece ve mırıl mırıl bir tonda konuştuğumuzda bizimle dost. Karşısında kükreyen bir aslana tahammülü yok. Hele de 2023’ü erken fark edenlere ve yepyeni hedefler belirleyenlere hiç tahammülü yok.

Öyle olmasa Lozan’a imza verirdi. Sahi ABD Lozan’a niçin imza vermedi?

(Not: 1923’ten sonra ABD yine de yeni Türkiye Cumhuriyeti devletine bir süre mesafeli kalmıştır. Belki başarısız olmasını, belki Şeyh Sait benzeri herhangi bir isyanla yeniden sıkıntıya girmesini ve belki de ülkenin karışmasını, yeniden başa dönmesini bekledi. Bu süre dört yıldır. Taşlar yerine oturunca ve belki de umudu kırılınca 1927’de Türkiye’de ilk büyükelçiliğini açmıştır. Ve en şaşırtıcı olanı, Atatürk’ün dış politikada denge politikası sonucu aldığı kararlarla bütün ülkelerle olduğu gibi ABD ile iyi bir politika gütmeyi amaçlamış, fakat ABD’ye yönelik attığı tüm adımlar boşlukta kalmıştır. ABD’nin Türkiye ile ilişkilerini geliştirmeye başladığı dönem 1939’dur. Yani Atatürk’ün vefatından sonra. Bundan on yıl gibi kısa bir süre sonra da NATO kurulmuştur.)