Ülkemizdeki en büyük sorunlardan biri, yakın tarih konusunda birbirine tamamen zıt iki görüşün sürekli alevlendirilerek gerilimin tırmandırılmasıdır. İnsanın en büyük yanılgılarından biri ise savunduğu ülkünün kusursuz olduğunu sanmasıdır. Her insan ailesinden öğrendikleri, aldığı eğitim ve çevresinin de etkisiyle birtakım fikirlere sahip olur. Bazen bu fikirleri desteklemek için okumaya ihtiyaç duyar. Peki, insan neden araştırma yapar? Zihnindekileri desteklemek için mi yoksa gerçekleri öğrenmek için mi? Gerçekleri öğrenmek çoğu zaman cesaret ister. Öğrendikçe tabular yıkılır. Bilgisizlik ise insanı fanatizme sürükler.

Yakın tarih tartışmalar bakımından hep cazip olmuştur. Okumak yerine dinlemeyi seçtiğimizde ise birçok taraflı yorumla karşı karşıya kalırız. Aslında yazılan kitaplarda da bu taraf tutma göze çarpar. O nedenle bir dönemi baştan sona anlamak epey zor bir iştir. Böyle konularda ilginç ve iddialı şeyler söyleyenler birden popüler olurlar. Ülkemizde uzunca bir dönem Atatürk eleştirilemedi belki, ancak bir süredir eleştirmek şöyle dursun açıkça hakaret ediliyor. Millet olarak tarihimizle barışmanın zamanı geldi de geçiyor. Osmanlı ve Türkiye… İkisi de bizim. Yüzyıllar süren Osmanlı gerçeğini görmezden gelip her fırsatta yerin dibine sokmaya çalışmakla, Cumhuriyeti ve kurucu kadrosunu sürekli karalamak aynı gericiliğin ürünüdür.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 10 Kasım konuşması özellikle Atatürk karşıtı kesimin moralini bozdu. Cumhurbaşkanı açık bir şekilde ‘‘Atatürk’ün ailesini hedef alan hakaretamiz ifadeleri doğru bulmuyoruz’’ dedi. Son günlerde 5816 sayılı kanundan ceza alanlar ‘Eleştiri olmayan yerde fikirler yeşermez’ veya bu kanun olmasa neler anlatırız gibisinden laflar ediyor. Oysa yıllardır istedikleri gibi eleştiriyorlardı. Hatta eleştirmek adına söylenecek ne varsa fazlasını söylediler. İş artık Atatürk’ün annesine ve özel hayatına kadar ilerledi. Toplumdan tepki gelince haklarında soruşturma açıldı ve ceza aldılar.

Bu ülkenin insanı yakın tarihin bilinmeyenlerini öğreneceğiz diye bu tür araştırmacıları dinledi, kitaplarını dergilerini aldı, bir yerlere getirdi. Onlara göre Atatürk’ün hiçbir başarısı yok. Çanakkale’deki görevi abartılıyor, Kurtuluş Savaşı büyütülecek bir savaş değil ve zaten şehit sayısı da az(!). Devrimlerin hepsi yanlış. İnsanın dünyayı, değişimleri ve olayları anlaması için vizyon sahibi olması, kafasındaki yerleşik takıntıları söküp atması gerekiyor. Aksi takdirde Cumhuriyet’in bir sürecin sonucu olduğunu kavrayamaz. Diyarbakır’da Atatürk büstünün sökülmesinin Kemalizm’e karşı değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığına karşı olduğunu da anlayamaz.

Şu konuya da değinmek gerekir ki bir televizyon programında söylediklerini unutup hiçbir şey olmamış gibi kendini savunmak en basit tabirle gülünçtür. Örneğin Süleyman Yeşilyurt savunmasında Atatürk’e hakaret kastıyla hareket etmedim, diyor ve programın moderatörünün ve genel yayın yönetmeninin hakkında neden dava açılmadığını sorguluyor. Daha sonra hakkında dava açılan genel yayın yönetmeni Mustafa Armağan ise basın açıklamasında program konuğunun, Afet İnan hakkında sarf ettiği sözlerin yayın politikalarına ve özel hayatın gizliliği prensibine uygun olmadığını ve tasvip etmediğini belirtiyor.

Süleyman Yeşilyurt konuşurken Armağan, tasvip etmediğine ilişkin tek bir cümle kurmamakla birlikte, Çankaya köşkünde Atatürk’ün yatak odasının yanında Afet İnan’ın kaldığını ima ederek konuğunu destekliyor. Toplatılan dergide geçen ‘Çakma Napolyon’ sözüyle ilgili olarak Latife Hanım’ın mektubunu açıklamak suç mu dese de savunmasında bakın ne diyor. ‘’Alıntı yaptığım Rıfat N. Bali tarafından yazılmış 'New Documents On Atatürk The Eyes Of American Diplomats' adıyla First Edition 2007 basım tarihli kitabı delil olarak sunuyorum. Ben kitaptan alıntılar yaptım.’’

‘’Yayında geçen Latife Hanım'ın mektubunun fotokopisi ya da aslı elimde yoktur. Ama haberde belirttiğimiz yabancı gazetede röportaj konusu olmuştur ve yayınlanmıştır.’’

Yani elinde bir vesika yok ama bahsettiği röportajı kapaktan veriyor. Necip Fazıl’la aynı kanundan ceza almak şereftir diyor ama Necip Fazıl’ın zamanında en ufak eleştiri yapılamıyordu, bugünle kıyaslanamayacak kadar zor bir dönemdi ve Necip Fazıl magazin konularına girip içerde yatmadı. Atatürk’e bir saygısızlık yapmadı. Bu insanların etkilendikleri şahıs ‘’Atatürk’ün ruhunu çağırdık, harf devrimi yaptığı için çok pişmandı’’ masalını anlatacak kadar bilimsel.

Yıllardır yapılan eleştirilere kimse sesini çıkarmadı. Düşünce özgürlüğü var. Hakaret başlayınca hem sosyal hem de hukuki tepki aldılar. Ayrıca düne kadar “Medya Aynasında Fethullah Gülen” ve “Diyaloğa Adanmış Hayat” kitaplarını yazmış bir insan daha kendisi hayattayken eserlerinin tekzibe uğramasından hiç mi etkilenmiyor? Zamanında cemaati de ‘’Hizmet hareketine haşhaşi demek hakkaniyetle bağdaşmaz’’ diyerek savunmuştu. Siz hem tarihle uğraşacaksınız. Hem de kısa sürede yakın tarihten daha yakın bir tarihle ilgili bu kadar yanılacaksınız!

Tarihçi veya araştırmacı topluma bir olayı anlatırken bütün yönleriyle vermeli. Gerçekleri işine gelse de gelmese de kabul edecek kadar cesur olmalı. Hakaret etmek cesur yazar olmak değil sadece hayal kırıklığıdır. Araştırmacı kendi fikrini kanıtlamaya çalışmak yerine bir ideolojiye bağlı kalmadan gerçeklere ulaşmaya çalışmalıdır. Överken de yererken de aşırılıktan kaçınmalıdır. Falih Rıfkı’nın Çankaya’sında da eleştiri var. Örneğin Nutuk için ‘’Benim samimî düşüncem, hiç yazmaması idi. Bütün o vesikalar, tutanaklar dosyalarla kalacağı için tarihçiyi hükümlerinde daha serbest bırakmalı idi.’’ diyor.

Millet olarak tarihi daha sakin konuşmalı ve tartışmalıyız. Artık Abdülhamit düşmanlığı da Atatürk düşmanlığı da bırakılmalı. Gurur duyulacak bir ecdadımız var ve bunun keyfini yaşamalıyız. Düzgün argümanlar ortaya koyarak eleştirip bir dönemi anlamaya çalışanlara kimse tepki göstermiyor. Nefret duygusuyla ortaya çıkınca toplum bölünüyor, kutuplaşıyor. Her konuşmasından nefret akan, Cumhuriyetimizin temellerine gözünü dikmiş tarihçi ve hoca kılıklı kibirli adamlardan uzak durmalıyız.

Yazıyı Falih Rıfkı’nın Çankaya kitabının önsözündeki şu cümlelerle bitirelim. Belki bugünün insanlarına miyar olur.

“Atatürk de kızıp darılır, barışıp gene bozuşur, bazen huysuzluğu, bazen keyfi tutar, bir müddet herhangi bir dedikodunun etkisi altında haksızlığa kadar gider, sonra pişmanlık duyar, üstelik alayı, şakayı sever, fâniliği size bana benzer tabiî bir insandı. Şahıslar için bir ‘’değişmez’’, bir de ‘’geçici’’ övgü ve yermeleri vardır. Hemen her akşam ve her yerde meclisli ömür sürdüğü için, yanında bir iki defa bulunanlar, çok defa, şahıslar veya olaylar üzerine bu ‘’geçici’’ övgü veya yermelerini duymuşlardır. Herkes duyduğunu tarih belgesi olarak vermeğe kalkarsa, sanatını bilmeyen bir tarihçi bu haykırışların altında şüphesiz pek güçlük çeker. Atatürk’le devamlı birlikte bulunanlar da sevdikleri bir kimse için onun ‘geçici’ övgüsünü, sevmedikleri için ‘geçici’ yermesini öne sürmektedirler. Belli başlı adlar söz konusu olduğu zaman, bu şahsiyetleri nasıl görevlendirdiğine bakınız. Gerçek hükümlerini ancak böyle kavrayabilirsiniz. Çünkü devlet ve halk işlerinde hiç laubaliliği yoktu.”